24 Aralık 2009 Perşembe

Bamboo Blade

Yönetmen: Hisashi Saito
Stüdyo: AIC - ASTA
Tür: Komedi, Okul, Spor
Yapım Yılı: 2007
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/8



Bamboo Blade’i klasik spor – komedi içerikli animelerden ayıran tek farkı, basketbol veya futboldan ziyade daha geleneksel bir dövüş sporu olan Kendo’yu konu almasıdır. Konusu ise diğer spor konulu aniemlerle benzerlik göstermektedir. Genç ve ekonomik sıkıntılar içinde yaşan Kojiro adındaki Kendo eğitmeni, günün birinde “senpai” olarak hitap ettiği (üst sınıftan olan ve saygı duyulan) Ishibashi ile bir bahse tutuşur. Bahsin konusu ise kendodur ve her iki öğretmen de beşer kişilik kızlardan oluşan takımları ile birbirleri ile maç yapacaklardır. Kojiro bahsi kabul eder fakat ortada bir sorun vardır çünkü okulunun kendo kulübünde sadece iki kız öğrenci olan Kirono ve Saya vardır. Anime klasik az elemanlı takım teması ile başlar ve bölümler ilerledikçe takım tamamlanır ve beş kişilik kız takımımız bölgesel ve ulusal turnuvalara hazırlanmaya başlar. Tabi bu hazırlanma sürecinde de birbirinden ilginç bir sürü olay yaşanır.

Dediğim gibi Bamboo Blade’in senaryosunda aslında yeni bir şey yok fakat karakterler ve hikâyenin akışı bu açığı kapatmaya başlıyor. Animenin temeli olan komedi unsuru ise tam kıvamında kullanılmış. Ne çok az, nede Ouran High School’daki gibi aşırı abartılı ve insanı bezdirecek şekilde fazla. Az sonra kısaca bahsedeceğim karakterlerin birbirinden farklı kişilikleri de seriye renk katıyor ve ortaya aslında oldukça iyi bir yapım çıkıyor. Serinin tek eksisi olarak ise konu olunan olayların fazla tatmin edici olmamasını söyleyebilirim. Yani demek istediğim bölümler oldukça eğlenceli bir atmosferde geçiyor ve kendo hakkında epey bilgi elde ediyorsunuz ama bir bütün olarak baktığımızda seri çok yüzeysel ilerliyor. Elbette böyle komedi ve spor unsurlu bir seriden fazla detay ve karışıklık beklenmez fakat yinede karakterlerin veya belli bir konunun üzerine durulabilirdi. Demek istediğim seride sürekli yeni olaylar gelişiyor ve gidiyor. Kısacası demek istediğim tek bir konuya odaklanılsa daha iyi olabilirdi.

Kendo takımımızın kızlarını tanıtacak olursam; Kirino Chiba takım kaptanıdır ve ikinci sınıftadır. Sarı saçları ve neşeli kişiliği ile takımını ayakta tutmaya çalışmaktadır. Sayako Kuwahara, namı diğer Saya da ikinci sınıf öğrencisidir ve biraz deli bir tiptir. Kafasına bir şey esti mi günlerce ortadan kaybolabilir. Miyako Miyazaki, namı diğer Miya-Miya sevgilisi Dan-kun’un yanında oldukça hanım bir karaktermiş gibi davransa da Dan-kun ortada olmadığı zamanlar ise asi ve ürkütücü yanını ortaya çıkarmaktadır. Tamaki Kawazoe, namı diğer Tama ise takımın gurur kaynağıdır. Takımın en iyisi olan Tama, dört yaşından beri kendo çalışmaktadır ve kısa boyuna rağmen hocaları bile rahatça yenebilmektedir. Son olarak takıma sonradan eklenen beşinci elemanımız ise Azuma Satori. Azuma kızımız da oldukça ilginçtir çünkü kendoda iyi olmasına rağmen dikkat bozukluğu vardır.

Görsel olarak Bamboo Blade dört dörtlük diyebilirim. Karakter çizimleri güzel ve komedi unsurları çok iyi kullanılmış. Müzikleri ise daha iyi olabilirdi. Açıkçası hem açılış parçası hem de kapanış parçası benim hoşuma gitmedi.

Sonuç olarak Bamboo Blade anime olarak fazla bir yenilik sunmuyor bizlere ama işlenişi ve animelerde pek rastlanmayan kendo sporunu bizlere sunması ile oldukça eğlenceli ve izlenmeye değer bir yapım.

11 Aralık 2009 Cuma

Tokyo Magnitude 8.0

Yönetmen: Masaki Tachibana
Stüdyo: Bones
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2009
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/10



Daha şimdiden söyleyeyim, ne Berserk, ne GunGrave, ne Death Note, nede başka bir anime beni böyle çok derinden etkilememişti. Hem de basit ve günlük hayatımızın parçası olan bir konuyla; depremle…

Giriş paragrafında da bahsettiğim gibi Tokyo Magnitude 8.0’da konu deprem. Altıncı sınıf öğrencisi Mirai ve üçüncü sınıf öğrencisi Yuuki kardeştirler. Yaz tatili geldiğinde küçük Yuuki, Tokyo’ya bağlı yapay Odaiba adasındaki robot sergisine gitmek ister. Hem babası hem de annesi çalışmak zorunda olduğundan Yuuki’yi istemeden de olsa ablası Mirai sergiye götürür. Sergide Yuuki çok eğlense de, Mirai’ın pekiyi vakit geçirdiği söylenemez. Sergi çıkışı Yuuki tuvalete gitmesi gerektiğini söyler ve Mirai’da onu dışarıda bekler. İşte tam o an beklenmedik bir şey olur ve tam 8.0 büyüklüğünde bir deprem meydana gelir. Binaların çökmesini ve yerin çatlamasını korku ile izleyen Mirai, deprem bittikten sonra kardeşi Yuuki’yi aramak için çökmek üzere olan binanın içine girer. Burada daha önce de karşılaştığı ve bir motosikletli kurye olan Mari ile karşılaşır. Mirai ve Mari, Yuuki’yi binadan çıkarır ve beraber takılmaya başlarlar. Çünkü hem Mirai ile Yuuki’nin hem de Mari’nin evi aynı istikamettedir. Tabi evlerine ulaşmaları o kadar kolay değildir. Çünkü doğal olarak metrolar, otobüsler, kısacası hiçbir şey çalışmamaktadır. Hayat bir anda felç olmuştur ve tek gidiş yolu yayan olarak enkazların arasından geçmektir.

Tokyo Magnitude 8.0’ın konusu aslında oldukça basit ama işlenişi mükemmel ve oldukça gerçekçi. Mirai ve Yuuki ebeveynleri için endişe duyarken Mari de daha dört yaşında olan kızı ve annesi için endişelenmektedir. Bir yandan acaba yaşıyorlar mı, iyiler mi psikolojinde evlerine gitmeye çalışırlarken bir yandan da arşçı depremlerle ve yemek, sığınak gibi ihtiyaçlarla baş etmeye çalışırlar. Ortada öyle bir tablo vardır ki, her taraf neredeyse enkaz olmuştur ve ölü sayısı sürekli artmaktadır. Hayatlarında ceset görmemiş iki küçük çocuk eve gitme yolunda onlarca cesetle karşılaşmaktadırlar. Mari ise hem çocukları teselli etmeye çalışırken, bir yandan da kendi çocuğunun akıbetini merak etmektedir. Anlatmak istediğim, bir depremzedenin gözünden olayları izliyorsunuz ve senaryo akışı ile atmosfer öyle mükemmel ki kapılmamak elde değil.

Görsel olarak da anime oldukça kaliteli ve deprem sahneleri bir hayli etkileyici. Elbette ölen insanlar, kan gibi şeyler ekrana fazla yansıtılmıyor ama bahsettiğim gibi kurgu ve atmosfer öyle iyi ki bunlara gerek kalmıyor ve kendinizi gerçekten oradaymış gibi hissediyorsunuz. İnsanların yaralarını sarma ve hayatta kalma çabaları yetiyor da artıyor. Çizimlerde fena sayılmaz. Hele küçük Yuuki’nin yüz ve ağız ifadesine bayıldım diyebilirim. Müzikler de seriye çok iyi oturmuş. Açılış parçası fena sayılmaz ama Melody adındaki kapanış parçası çok güzel.

Özetle Tokyo Magnitude 8.0 şu ana kadar izlediğim en güzel anime ve beni ağlatmayı bile başarabilen tek anime diyebilirim. Hele ki son iki bölümde yaşananlara hüzünlenmemek elde değil, insanın gözleri istemese bile doluyor. Tokyo Magnitude 8.0’ın böyle harikulade bir anime olduğunu bilseydim çok ama çok daha önce izlerdim. 11 bölüm sizlere çok kısa gelebilir ama gerek konusu gerekse karakterlerin yaşadıkları bakımından 11 bölüm yeterli olmuş. Sonuçta kimse dünyayı kurtarmıyor, üstün maceralar, dövüşler yaşanmıyor. Üç depremzedenin Odaiba adasından evlerine gitmeye çalışmalarını ve yaşadıkları dramı büyük bir hayranlık ve içtenlikle izliyoruz. Uzun lafın kısası, her anime severin Tokyo Magnitude 8.0’ı mutlaka izlemesini öneririm. Çünkü bu denli gerçekçi, dram ağırlıklı ve yaşanmış veya yaşanması muhtemel bir olayı anlatan başka bir anime daha yoktur.

08 Aralık 2009 Salı

Speed Grapher

Yönetmen: Kunihisa Sugishima
Stüdyo: Gonzo
Tür: Aksiyon, Dram, Doğaüstü Güçler
Yapım Yılı: 2005
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/9


Speed Grapher’de senaryo Saiga Tatsumi etrafında dönüyor. “Bubble War” adı verilen büyük savaşın üzerinden on yıl geçmiş ve bu savaş ekonomiyi derinden etkilemiştir. Öyle ki, zenginler artık daha da zenginleşmiş ve fakirler iyice dibe vurmuştur. Uzun lafın kısası, başta Tokyo olmak üzere tüm dünya paranın kontrolü altına girmiştir.

Saiga Tatsumi Bubble War’a katılmış eski bir savaş fotoğrafçısıdır. Savaşta çektiği fotoğraflarla ünlenmiş olan Saiga artık normal bir gazete için çalışmaktadır. Günün birinde patronundan gizli bir kulübün varlığını öğrenir. Üstüne üstün bu kulübe zenginler arasında bile sadece seçilmiş kişiler ve ultra zenginler girebilmektedir. Saiga bir şekilde bu kulübe sızmayı başarır ve olan bitenle şoka uğrar. Çünkü bu kulüpte üyelerin her isteği, arzusu hatta fantezisi yerine getirilmektedir. Saiga gizlice kulübü incelemeye devam ederken, tanrıça lakabı takılmış 15 yaşındaki Kagura’yı görür. Saiga, Kagura’dan çok etkilenir ve onun fotoğrafını çeker. Fotoğraf çektiği için foyası ortaya çıkan Saiga kulüp görevlileri tarafından sıkıştırılır. Kulübün sahibi gizemli Choji Suitengu ölüm emrini verecekken tanrıça Kagura, Saiga’yı dudaklarından öper. Kagura’nın Saiga’yı öpmesi ile beraber Saiga bir nevi değişime uğrar ve artık istediği zaman fotoğraf makinesi ile görüş alanındaki her şeyi yok etme gücüne kavuşur. Kendisine neler olduğunu anlayamayan Saiga, Kagura’yı da alarak kaçmaya çalışır ve kaçış yolunda Suitengu ile karşılaşır. Suitengu’ya kendisine ne olduğunu soran Saiga, “en gizli tutkun, arzun gerçeğe dönüştü” cevabını verir.

Speed Grapher’in konusu hem ilginç hem de oldukça ilgi çekici. Yani birisi sizi öpüyor ve karanlıkta yatan en uç arzunuz, hayaliniz gerçek oluyor. Seri boyunca Saiga ve Kagura kendilerinin ne olduğunu keşfetmeye ve mega – şirket Tennozu ve Suitengu’dan kaçmaya çalışıyorlar. Bölümler ilerledikçe sırlar açığa çıkıyor ve aslında tek sıra dışı insanların kendileri olmadıklarının farkına varıyorlar.

Speed Grapher’da atmosfer oldukça kaliteli ve ara sıra düşse de aksiyon hiç eksik olmuyor. Özellikle içerdiği şiddet ve kan bakımından aksiyon sevenleri bir hayli tatmin ediyor. Ayrıca içerdiği cinsel içerikli sahneler dolayısıyla bu animenin +18 olduğunu da belirtmek isterim. Çizimler bakımından da anime bir hayli gerçekçi ve abartıdan uzak, müzikler de kaliteli. Özellikle açılış parçası “Girls on Film” adlı parça çok hoş.

Kısacası Speed Grapher’e başlarken biraz şüphelerim vardı fakat bu şüpheler ilk üç bölüm sonra beğeniye dönüştü. Bilhassa Speed Grapher’den önce izlediğim ve pek beğenmediğim Guin Saga’nın üstüne ilaç gibi geldi. Özetle yetişkinlere hitap eden Speed Grapher’i türünü seviyorsanız izlemenizi öneririm.

07 Aralık 2009 Pazartesi

Hellsing

Yönetmen: Umanasuke Iida
Stüdyo: Gonzo
Tür: Vampir, Korku, Aksiyon
Yapım Yılı: 2001
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/7


Hellsing, 2001 yılında çıkmış vampir temalı bir anime serisi. Zaman dilimi olarak konu günümüzde geçiyor diyebiliriz. İngiltere’de kraliçe adına çalışan Hellsing teşkilatı vampirleri avlayıp yok etmektedir. Lakin son zamanlarda teşkilatın baş ileri teknoloji ürünü olan bir çip sayesinde sonradan vampire dönüşmüş ucubeler ile başı derttedir. Hellsing Teşkilatı da bir yandan sonradan olma vampirlerle uğraşırken bir yandan da teşkilata sürekli çamur atmaya çalışan Vatikan teşkilatı olan Iskariot ve adamları ile uğraşmaktadır. Çünkü Iskariot Hellsing’in bünyesinde bulunan ve çok güçlü bir vampir olan Alucard’ı yok etmek istemektedir.

Serinin konusu anlattığım gibi. Ortada çipli ve oldukça tehlikeli olan vampirler vardır ve Hellsing teşkilatını yok etmek istemektedirler. Karakterlere gelecek olursak; serinin başkarakteri vampir Alucard. Kendisi kendi kişisel sebeplerinden ötürü Hellsing, doğal olarak insanlar için çalışmaktadır. Alucard çok büyük güçlere sahiptir ki bence biraz aşırı fazla. Neden diye sorarsanız; insan kafası kopunca bile ölmüyorsa artık bazı şeyler yavaş yavaş inandırıcılığını kaybetmeye başlıyor. Neyse, Alucard şimdi Hellsing başkanı olan Lady Inegra’nın babası tarafından yakalanmış, yirmi sene zindanda saklamıştır. Kendisi öldürmeyi çok sevmektedir ve özellikle silahlarını kullanmayı her daim tercih eder. Bir diğer başkarakterde az önce bahsettiğim Lady Integra Hellsing. Kendisi babası öldükten sonra teşkilatın başına geçmiştir. Bayan olmasına karşın oldukça sert ve taviz vermez bir kişiliğe sahiptir ve Alucard’ın efendisidir.

Ve gelelim diğer bir önemli karaktere. Kendisinin adı Seras Victoria ve bence oldukça lüzumsuz bir karakter. Bence sırf seride büyük gözlü ve affedersiniz ama iri göğüslü bir karakter olsun diye konulmuş. Serideki tüm olan biten ilgisi olmasa da hep onun üzerine yıkılmış ve aslında Victoria seride olmasa daha iyi olurmuş. Etrafta Alucard’ın peşinde efendim diye gezinen, zora geldi mi doğru dürüst silah bile kullanamayan bir karakter, Alucard’tan bile daha çok ön planda. Kısacası keşke Victoria olmasaymış diyorum.

Seriye teknik olarak bakacak olursak, hem görsel hem de işitsel olarak her şey gayet güzel ve yerli yerinde. Müzikler abartılı değil ve deyim yerindeyse cuk oturmuş. Son sözlerimi söylemem gerekirse, Victoria biraz daha arka planda olup daha çok Alucard üzerine yoğunlaşılsaymış çok daha iyi olabilirdi. Ama bu demek değildir ki seri kötü. İzlemenizi tavsiye ederim.

Bilinmesi Gerekenler;
1.Hellsing serisinin alternatif anlatımı olan Hellsing Ultimate adlı ovaları vardır.
2.Vampir Alucard’ın ismini tersten okuyunca Dracula ismi oluşmaktadır:)

29 Kasım 2009 Pazar

Guin Saga

Yönetmen: Atsushi Wakabayashi
Stüdyo: Aniplex
Tür: Macera, Fantastik
Yapım Yılı: 2009
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/6



Guin Saga, Japon yazar Kaoru Kurimoto’nun en büyük başyapıtlarından biri. 1979 yılında yazmaya başladığı Guin Saga toplam 130 cilt planlanırken, yazarın Haziran 2009 yılındaki ölümü sebebiyle hikâye 126 ciltte şimdilik son buldu. Guin Saga’nın kitapları dünya üzerinde toplan 28 milyon satarak büyük bir başarıya da imza attı. Guin Saga’nın ayrıca 3 ciltlik mangası ve inceleme altına alacağımız 2009 yapım bir animesi bulunmaktadır.

Guin Saga’nın animesi de kitapları ile paralel gidiyor. Mongoul imparatorluğu Parros imparatorluğuna ani bir saldırı düzenlenmiştir ve Parros kısa süre içerisinde Mongoul hâkimiyetine yenik düşmüştür. Parros’un ikiz incisi denilen Prens Remus ve Prenses Rinda, son anda 3000 yıllık antik bir makine olan Crystal sayesinde saraydan ışınlanmışlardır. Fakat ittifak ülke Argos’a gidecekleri yerde Mongoul ormanlarına ışınlanırlar. Burada yollarını ararlarken Mongoul askerleri tarafından bulunurlar ve tam esir alınacakken ormanın içinden ansızın çıkan leopar maskeli bir adam tarafından kurtarılırlar. Leopar maskeli adam adının Guin olduğunu söyler ama dövüş yetenekleri ve “Aura” kelimesi dışında hiçbir şey hatırlayamamaktadır. Böylece Rinda ve Remus’u Argos’a gitmeleri için eşlik eder ve bir yandan da geçmişini ve neden yüzündeki leopar maskesini çıkaramadığını bulmaya çalışır.

Guin Saga, karakter ve içerik bakımından çok zengin bir anime. Her ülkenin önemli insanları, generalleri, büyücüler, Semi kabilesi, diğer kabileler gibi birçok önemli insan ve insanlar mevcut. İçerik olarak da çok derin bir kurguya sahip ama anime serisi maalesef bunları yansıtamayacak kadar kısa. Bölüm sayısı aslında az değil ama demek istediğim öyle çok kitabı var ki, anime serisi bittiğinde olan bitenin belki de çeyreğini bile anlatamadan son buluyor. Devam eden bir manga da olmadığı için ve kitaplarının Türkçesi bulunmadığından (İngilizceye sadece 5 cildi çevrildi) öylece kalıyorsunuz ve olan biteni öğrenemiyorsunuz.

Görsellik bakımından ise Guin Saga çok zayıf. Öyle ki o kadar savaş ve şiddet içeren bir anime ama gram kan göremezsiniz. Tamam, etraf kan gölüne dönmesin ama bir insana kılıç saplanınca yere birkaç damla kan damlamıyorsa veya kılıcın ucu azıcık dahi olsa kan olmuyorsa bu işte bir terslik vardır. Yani Guin milleti çıplak elleriyle perişan ediyor, kılıcı ile ikiye bölüyor ama etraf tertemiz, pırıl pırıl. Bu olay bana çok anlamsız geldi. Zaten Guin bölümler ilerledikçe daha az çıkmaya başlıyor ve politik olaylar daha ön plana çıkarken olan savaş sahnelerinin de komik duruma düşülmesi serinin kalitesini maalesef düşürüyor.

Sonuç olarak Guin Saga’yı aslında Berserk’in yaratıcısı Kentaro Miura’nın kendi eseri üzerinde çok etkisi olduğunu belirttiği için izledim. Ve izlemeden önce seriden çok ümitliydim çünkü Berserk en favori animelerim arasında. Fakat maalesef geçtikleri fantastik dünya dışında aralarında gram benzerlik yok. Sonuç olarak Guin Saga’yı açıkçası izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz. Onun yerine Berserk izleyin.

22 Kasım 2009 Pazar

Street Fighter II - V

Yönetmen: Gisaburo Sugii
Stüdyo: Capcom
Tür: Dövüş, Aksiyon, Macera
Yapım Yılı: 1995
Bölüm Sayısı: 29
Anime Puanı: 10/5



Yaz mevsiminin başıydı, PlayStation 2 bozulunca mecburen kendimizi Super Nintendo’muza ve doğal olarak Street Fighter dövüş oyununa verdik. Street Fighter hevesimiz artınca tabi hemen anime serisini de indirip izlemeye başladık. Gayet heyecanla başladığımız Street Fighter II oyununun “Street Fighter II – V: Victory” adlı anime serisini maalesef hayal kırıklığı ile kapattık.

Anime Mikunai adasında antrenmanına devan eden Ryu’nun, Amerika’daki en iyi arkadaşı Ken tarafından bir mektup alması ile başlıyor. Mektupta Ken, Ryu’yu Amerika’ya davet etmiştir. Birkaç senelik ayrılık sonucunda yeniden bir araya gelen Ryu ve Ken, eğlenmek için San Fransisco gecelerine akarlar ve bir bara girerler. Barda ikilimiz ve bazı askerler arasında kavga çıkar ve ikili onların icabına bakar. Fakat karşılarında Guile adında ummadıkları bir rakip bulunca deyim yerindeyse feleklerini şaşırırlar. Böylelikle Ryu ile Ken, Guile gibi güçlü savaşçılarla karşılaşıp onlarla dövüşmek için dünya turuna çıkarlar.

Animenin konusu aslında oyunlardaki gibi klasik dünyayı gezerek değişik dövüşçülerle savaşmak. İş buraya kadar iyi fakat bölümler ilerledikçe ve Ryu “Hadouken (aduket)” öğrenince her bölüm o inanılmaz uzun hadouken çekme sahnesini izliyoruz ve açıkçası atmosfer bir hayli düşüyor. Birde Ken arkadaşımız sürekli “siyaaaa-set” diye oradan oraya uçunca artık sinirden bizlerde evde siyaa-set diye sağ sola uçmaya başladık. Kısacası demek istediğim ilk on – on beş bölümden sonra bölümler sürükleyiciliğini kaybediyor ve boyna doldurulan tekrarlarla seri çekilmez hale geliyor.

Çizimler ise serinin en kötü tarafı çünkü diken saçlı bir Ryu ve kahverengi saçlı bir Ken’i daha önce hiç görmemiştim. Açıkçası yüz ifadesi olarak Bison ve Dhalsım dışında seride kimse orijinaline benzemiyor. Bu arada Honda ve Blanka da es geçilmiş. Ayrıca dikkatlice izlerseniz havaalanında arka planda veya hastanede kolu kırık bir şekilde figüran Akuma’yı görebilirsiniz. Evet, yanlış duymadınız. Koskoca Akuma hiç kıpırdamayan ve dikkat edilmez ise gözükmeyen arka plan karakteri olarak kullanılmış. Müziklerde de maalesef pek iş yok. Sürekli aynı melodi çalıp duruyor.

Özet olarak Street Fighter II – V bana göre vasatı aşamamış bir anime. Gerek hikâye akışının giderek saçmalaması ve “flashback”ler ile sinir bozucu hadouken hareketinin dakika başı karşımıza çıkması ile ve karakterlerin orijinaline benzememesi ile bana göre sınıfta kalmış bir anime. Hatta beraber izlediğim kardeşim, anime bittiğinde sevinç içinde Ken gibi “siyaa-set” diye bağırarak odadan koşarak ayrıldı. Peki bu animeye neden beş puan verdim diye sorarsanız kısacası Street Fighter oyunlarına olan saygımdan dolayı diyebilirim. Gönlüm daha düşük vermeye razım olmadı. Neyseki yeni Ps2 alındı ve bu defter çabuk kapatıldı.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Red Garden

Yönetmen: Kou Matsuo
Stüdyo: Gonzo
Tür: Dram, Gerilim
Yapım Yılı: 2006
Bölüm Sayısı: 22
Anime Puanı: 10/9


Red Garden adlı animede sıradan ve birbirlerinden tamamen farklı dört kızın hayatlarının aniden nasıl değiştiğine tanıklık ediyoruz. Kate, Rose, Rachel ve Claire, New York’ta, Roosevelt Adası’nda bulunan özel bir okulda okumaktadır. Bu okula ya çok zenginler ya da burs kazananlar gidebilmektedir. Günün birinde uyandıklarında Kate ve diğer kızlar nedenlerini bilmedikleri halde kendilerini tuhaf hissederler. Ayrıca hiçbiri dün geceyi hatırlayamamaktadır. Aynı gün okullarında okuyan Lise adlı bir öğrencinin ormanda cesedinin bulunduğunu duyunca kızlar iyice huzursuzlaşır. Gün bitip gece olduğunda dört kızda aniden ortaya çıkan kelebekler görmeye başlar ve nedense içlerinde onları takip etme hissi uyanır. Dört kızda kelebekleri takip eder ve dördü de kendilerine aynı yerde bulur. Kate, Rose, Rachel ve Claire aynı yerde olduklarına çok şaşırır ve her dördünü de aynı yere kelebeklerin getirmiş olması hem şaşkınlıklarını arttırır hem de onları ürkütür. Ne olduğunu anlamayan kızların karşısına Lula adında bir kadın ve JC diye hitap ettiği bir adam çıkar. Lula kızlara en beklemedikleri şeyi söyler. “Hepiniz bir kez öldünüz ve yeni hayatlarınız sizin elinizde. Artık ya öldürecek ya da öleceksiniz.”

Red Garden’nın senaryosu oldukça ilginç ve biraz Gantz’ı andırmıyor değil. İzleyenle bilir, Gantz’ta da ölen insanlar kendilerini bir odada, bir küreyle beraber buluyordu ve öldürme görevleri alıyordu. Red Garden’da ise durum biraz daha değişik. Çünkü karşılarında aslında hep aynı rakip var ve bölümler ilerledikçe Kate, Claire, Rose ve Rachel nasıl öldüklerini ve neden öldürmek zorunda olduklarını öğreniyorlar.

Red Garden kan ve şiddetin yanında dram yönü de ağır basan bir anime. Bölümler ilerledikçe dört kız karakterinde geçmişlerine ve yaşantılarına tanıklık ediyor, sıkıntılarına ve mutluluklarına şahit oluyoruz. Kimisinin tek derdi ailesiyken, kimisi geçim derdinde, kimisi sevgili peşinde. Her ayrıntıya dikkat edilmiş ve her ne kadar ölüm görevine çıksalar da bu kızlarında aslında normal birer hayatlarının olduğu çok iyi resmedilmiş.

Karakterlerden kısaca bahsedecek olursam; Kate zengin bir ailenin iki kız kardeşin küçüğü. Kendisi okulun üst tabakasından ve “Grace” denilen bir nevi okulda düzeni sağlayan kulübün üyesi. Genelde oldukça sessiz sakin birisi ve ölen Lise’nin en iyi arkadaşıydı. Rachel’da Kate gibi zengin bir aileden geliyor ve giyimine kuşamına oldukça düşkün birisi. Grace’den bir hayli nefret ediyor ve “concon” arkadaşları ile her gece partilere gitmeye bayılıyor. Claire de aslında zengin bir aileden fakat babası ile sorun yaşadığı için tek başına yaşamakta ve ailesinden tek kuruş almamaktadır. Buz gibi bir apartman dairesinde yaşayan Claire, hamburgercide çalışmaktadır ve okulu aslında pek takmamaktadır. Rose ise en çekingen ve ürkek olanı. Babası onları bırakıp gittiğinden ve annesi hastaneye kaldırıldığından iki küçük kardeşine de o bakmaktadır ve sorumluluk almasını bilen bir karaktere sahiptir.

Serinin en beğenmediğim yeri ise karakterlerin burun çizimleri. Görsellik olarak aslında anime oldukça iyi ve karakterlerde anime karakterlerinden ziyade daha gerçeğe uygun (kocaman gözler falan yok) ama hepsinin burunları nedense uzun. Büyük demiyorum, hepsinin burunlarına yandan baktığınızda pinokyo gibi uzun olduğunu görüyorsunuz. Bunun dışında göze çarpan başka bir ayrıntı yok. Müzikler ahım şahım değil ama animeye uygun, ağır ve karanlık atmosferi iyi tamamlıyorlar. Animede bir adet açılış ve iki adet kapanış müziği mevcut.

Red Garden’nin birde “Dead Girls” adında bir Ova’sı mevcut. 44 Dakikalık bu ova uzak gelecekte geçiyor ve anime serisinin devamı niteliğinde. Fakat ovayı izlemeseniz de bir şey kaybetmezsiniz çünkü açıkçası 44 dakikada pek fazla bir şey işlenememiş. Sadece anime sonunda kızlara ne olduğunu ve gelecekte ne yaptıklarını görüyorsunuz o kadar.

Kısacası Red Garden’ı ben daha basit bir anime sanıyordum ve karşıma böyle güzel ve derin bir anime çıkınca sevindim diyebilirim. Red Garden aslında her kesime hitap etmiyor ama bana soracak olursanız mutlaka izlenmesi gereken bir anime.