31 Ocak 2010 Pazar

Mouryou no Hako

Yönetmen: Ryosuke Nakamura
Stüdyo: Madhouse Studios
Tür: Dram, Korku, Gerilim
Yapım Yılı: 2008
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/4



Mouryou no Hako, Japon yazar Natsuhiko Kyogoku’nun yazdığı romanlarından uyarlama bir anime ve tarih olarak 1950’lili yılarda geçiyor. Sokaklarda bir seri katil gol gezmektedir ve hedefi de liseli kızlardır. Kaçırdığı kızların genellikle kol ve bacaklarını keserek ahşap kutulara yerleştirerek sokaklara, caddelere veya derelere bırakmaktadır. Böyle bir ortamda Tokyo dedektiflerinden Kiba kendisini hiç ummadığı bir vakanın içinde bulur. Oldukça varlıklı bir aileden gelen bir kıza tren çarpar ve çarpan trenin içinde Kiba’da vardır. Kiba olaya hemen el atar ve yerel hastanede ilk müdahaleler yapıldıktan sonra kız annesinin isteği üzerine gizemli be kutu şeklinde özel bir hastaneye yatırılır. Birkaç gün sonra ise kız kaybolur ve Kiba kendisini zaten neler bittiğini zor anladığı olayların iyice dibinde bulur. Kiba’ya zorlu mücadelesine bir roman yazarı, bir başka gizemli bir dedektif ve “mouryou” yani kötü ruh olarak adlandırabileceğimiz varlıklar hakkında çok iyi bilgisi olan bir adam eşlik eder.

Senaryo olarak anime oldukça ilgi çekici fakat içerik olarak ise maalesef hiç iyi değil. Başta atmosfer çok durağan ve seri zaten 13 bölüm olmasına rağmen çok yavaş ilerliyor. Öyle ki bazı bölümler sadece sıkıcı Mouryou konuşmaları hakkında geçiyor. Konusuna baktığımızda insan büyük bir gizem bekliyor ama anime de ne yazık ki insanı heyecanlandıracak hiçbir şey olmuyor. Ancak sonlara doğru Agatha Christie romanlarındaki gibi esas adamı öğreniyoruz o kadar. Ayrıca serinin başında tanıştığımız iki kızın muhabbeti de sinir ötesi ve bir hayli bayıcı. Karakterlerin isimlerini maalesef hatırlayamıyorum çünkü animeyi aklımdan silmeye çalışıyorum:)

Görsel bakımdan Mouryou no Hako’ya söyleyecek bir sözüm yok ama bari müzikleri de keşke daha iyi olsaydı. Bana göre ne açılış parçası ne de kapanışı, hatta bölümler esnasında çalan parçalar bir şeye benzemiyor.

Sonuç olarak Mouryou no Hako tam bir fiyasko. Benim görüşüm izlemeye bile değmez. Hatta varlığından bile haberdar olmasanız olur.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Denno Coil

Yönetmen: Mitsuo Iso
Stüdyo: Madhouse Studios
Tür: Dram, Bilimkurgu
Yapım Yılı: 2007
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/6


Denno Coil, yakın gelecek olan 2026 yılında geçiyor. Bu yılda internet ve ağ teknolojisi deyim yerindeyse doruk noktasına ulaşmış, daha ziyade evrim geçirmiş diyebiliriz. 2026 yılında internet yerini “cyberspace” diye adlandırılan sanal bir dünyaya bırakmıştır ve Denno şirketinin üretimi olan cyber-glasses, yani sibernetik gözlüklerle herkes bu sanal dünyaya bağlanabilmektedir. Bu gözlükler öyle yaygındır ki, yediden yetmişe herkes bunlara sahiptir. Cyberspace ve gözlüklerden biraz daha bahsedecek olursam, gözlükleri taktığınızda dünya üzerinde aslında var olmayan, sanal şeyler görülebilmektedir. Bunlar basit e-mail şeklinde zarflardan, bilgisayarlara olsun, sanal evcil hayvanlara kadar resmen yeni bir dünya oluşmaktadır. Anlatması biraz güç ama gözlük takmadığınızda etrafınızdaki sanal olan hiçbir şeyi göremiyorsunuz. Gözlükleri taktığınızda ise dünya resmen değişiyor. Anlatmaya çalıştığım internet resmen ayrı bir dünya olmuş ve elle tutulur, gözlükler sayesinde görülür bir hale gelmiştir. Misal, yukarıdaki kapak resmindeki köpek aslında sanaldır ve sadece gözlüklerle görülebilmektedir. Eğer gözlüğünüz yoksa varlığından bile haberdar olmazsınız.

Böyle bir dünyada, babasının tayin olmasından dolayı Yuko Okonogi, küçüklüğünü geçirdiği ve büyükannesinin yaşadığı şehir olan “Daikoku City”ye taşınmışlardır. Daikoku şehrinin en büyük özelliği cyberspace teknolojisinin merkezi olmasıdır ve Denno şirketi bu şehirde bulunmaktadır. Çok geçmeden Yuko gözlükler ve sanal dünya hakkında bir hayli bilgisi olan büyükannesinin kulübüne katılır. Bu kulüpte çılgın büyükanne çocuklar için yasal olmayan metataglar (bir nevi programlar) ve başka ıvır zıvırlar satmaktadır. Yuko kulübe katıldıktan Fumie ile iyi arkadaş olur ve cyberspace’de öbür taraf diye adlandırılan bir yerin varlığını öğrenir. Söylentilere göre öbür tarafa giden bir daha geri gelemiyormuş ve kulübün amacı öbür taraf hakkında bilgi toplamaktır. Bu arada, Yuko ile aynı adı taşıyan bir başka kız olan Yuko Amasawa’da Daikoku şehrine taşınır ve iki Yuko’nun tamamen sanal diyebileceğimiz macerası başlamış olur.

Denno Coil’in ilk bölümleri açıkçası sıradan ve olaysız geçiyor. Bu bölümler karakterleri ve sanal teknolojiyi tanıtıyor. Asıl konu ise serinin ortalarına doğru seyir almaya başlıyor ve heyecan giderek artıyor. Fakat şunu da belirtmek lazım ki, seriyi izlerken bir yerde koparsanız hiçbir şey anlamayabilirsiniz. Çünkü sanal dünya bir hayli karışık ve iyi takip etmek gerekiyor. Resimlere baktığınızda serinin ilk başta çocuklara hitap ettiğini sanabilirsiniz ama aksine yetişkinlere hitap ediyor diyebilirim çünkü eminim bir çocuk bu seriden çok sıkılır. Çünkü çok fazla vurdu kırdı veya komedi unsurları bulunmamakta. Elbette sırf konuşma ve ağır içerikten oluşmuyor, arada birkaç komiklik ve aksiyon yaşanmıyor değil.

Görsel olarak Denno Coil’in karakter çizimleri bana biraz ilginç geldi. Özellikle bana mı öyle geldi bilmem ama tüm bayan karakterler birbirlerine benziyor. Arka plan ve diğer çizimler ise harika. Özellikle sanal dünyadaki varlıkların arada cızırdaması gibi küçük ayrıntılar çok iyi düşünülmüş. Müzikler ise çok iyi değil ama kötü de değil.

Sonuç olarak Denno Coil için ilginç bir yapım diyebilirim. Öyle herkese de hitap etmez. Eğer teknoloji ile aranız iyiyse ve dram ağırlıklı animelerden hoşlanıyorsanız bir göz atın derim ama kurgu ile aram olmaz ve fazla karmaşıklıktan hoşlanmıyorsanız yanından bile geçmeyin.

12 Ocak 2010 Salı

Darker Than Black 2: Gemini of the Meteor

Yönetmen: Tensai Okamura
Stüdyo: Bones
Tür: Aksiyon, Dram, Doğaüstü
Yapım Yılı: 2009
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/7.5


Darker Than Black 2: Gemini of the Meteor, ilk serinin bitişinden iki yıl sonrasında başlıyor. İlk seriyi biraz hatırlayacak olursak; animenin başkarakteri Hei gizemli bir örgüt (Syndicate) için çalışıyordu ve son bölümde Hei örgüte ihanet etmiş ve Yin ile beraber Cehennem Ağızı’ndaki (Hell’s Gate) patlamayı son anda durdurmuşlardı. Akabinde de Hei ve Yin kayıplara karışmıştı. İkinci seri de dediğim gibi bu olayların iki yıl sonrasında start alıyor. Yani Gemini of the Meteor için ikinci sezonda diyebiliriz.

Cehennem Ağızı’nda yaşanan olaylardan sonra yüklenicilerin (contractors) varlığı tüm dünyada bilinir olmuştur. Hei ve Yin ise Japonya’dan kaçmıştır ve daha sonra Yin ortadan kaybolmuştur. Hei ise Rusya’da bulunmaktadır ve şimdilik CIA içi çalışmaktadır. Yin’in kayboluşundan sonra ise Hei bir hayli değişmiştir. Öyle ki saçları uzamış, sakal bırakmış ve bolca alkol tüketmeye başlamıştır. Bu arada da Suou Pavlichenko adında genç bir kız normal gündelik yaşamına devam etmektedir. Suou’nın erkek ikiz kardeşi Shion bir yüklenicidir ve annelerinden ayrı, bir bilim adamı olan babaları ile yaşamaktadırlar. Günün birinde Suou’nun hayatı, arkadaşı Tanya’nın bir yüklenici olması ile tamamen değişir. Önce Tanya’nın yüklenici olmasının şokunu yaşayan Suou’u evde daha büyük bir sürpriz beklemektedir. Suou eve vardığında evi CIA ve Section 3 adındaki başka bir örgüt tarafından saldırıya uğrar. Amaç Shion’u ve gizemli meteor çekirdeğini ele geçirmektir. Suou saldırıya uğrayan evden kaçmayı başarır ve Hei ile karşılaşır. Suou ondanda kaçmak ister fakat Hei ilk başlarda zorlada olsa Suou’yu yanına alır ve yeni bir macera başlamış olur.

Darker Than Black 2’nin senaryosu Rusya’da başlıyor ve Japonya’da son buluyor. İşleniş bakımından güzel ve heyecanlı başlıyor ama anime 12 bölüm olduğundan hızlı hızlı işlenmeye çalışıldığı için son bölümlere geldiğimizde işler iyice karışmış oluyor. Hatta açıkçası ben son bölümde hiçbir şey anlamadım desem yalan olmaz. Demek istediğim serinin sonu karışık ve pek tatmin edici değil. Oysa anime belki 24 veya 26 bölüm olsa konu daha rahat işlenebilirdi ve her şey bu kadar üst üste gelmeyebilirdi.

Görsel olarak seri bir hayli zengin. Başta Hei olmak üzere, Mao, July, Kirihara gibi karakterlerin yanında yeni ve ilginç güçlere sahip yükleniciler görmek çok güzel. Mao demişken, ikinci sezonda bir flashback’te Mao’nun insanken ki halini de görebiliyoruz. (İlk seride Mao insan olarak hiç gösterilmiyordu veya ben hatırlamıyorum:) Benim favorim ise sadece iki bölümcük çıksa da Magician adındaki yüklenici. Bu yüklenici üzerinde daha çok durulsaydı bence daha iyi olurdu. Dövüş ve aksiyon sahneleri ise bir hayli kaliteli. Tek beğenmediğim hatta nefret ettiğim yer ise Suou’nun yüklenici olduktan sonra gücü olan uzun dürbünlü silahı çıkarırken sürekli eski animelerden kalma gibi bir görüntü gösteriliyor. Demek istediğim olur ya, hani Sailer Moon’daki gibi kız dönüşür ve ekrana sürekli aynı görüntü gelir. İşte aynı salak olay burada da yapılmış ve her bölüm en az bir kez Suou’nun “değişimine” tanıklık ediyoruz. Müziklere de kısaca değinecek olursak, harika değiller ama güzeller. Açılış parçası güzel bir parça ama kapanış müziğini beğenmedim. Fakat bölümler esnasında çalan parçalara söyleyecek bir sözüm yok.

Sonuç olarak Darker Than Black 2’ye 12 bölüm yetmemiş ve maalesef ilk serinin gölgesinde kalıyor. Anime kötü değil ve ilk sezonu izleyen herkes bunu da izleyecektir ama keşke üzerinde daha çok durulsaymış ve en önemlisi bölüm sayısı daha fazla olsaymış. Çünkü iyi başlıyor ve sonlarda iyice saçmalıyor. Ayrıca bölüm bittikten sonra, kapanış müziği de geçtikten sonra bölüm aşağı yukarı 20 – 30 saniye daha devam ediyor ve kim böyle geri zekâlıca bir şeyi düşündüyse tebrik etmek istiyorum. Yani bir de her bölüm sonunda kapanış parçasını geçip son birkaç saniyeye bakmak için iki saat uğraşıyoruz. Ne var bunda iki tuşa basacaksın diyenler olabilir ama ben animeleri TV’den izliyorum ve bilgisayardan uzağa koltuğa oturuyorum. Zaten bölüm başladığında açılış parçasına kadar olan kısmın bitmesini bekliyorum ve koltuğa geçiyorum. Ardından birde kapanış müziğini geçmek için kalkıyorum, monitörü açıyorum ve ileri sarıyorum. Olacak değil:)

05 Ocak 2010 Salı

Souten no Ken

Yönetmen: Yoshihiro Yamaguchi
Stüdyo: Souten Studio
Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
Yapım Yılı: 2006
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/7



199X yılında yaşanan büyük nükleer felaket sonrasında dünya ülkeleri yok olmuş ve hayatta kalan insanlar arasında güçlü olan zayıf olanı ezmeye başlamıştır. Kötülüğün hüküm sürdüğü ve gücün tamamen kas gücüne dayandığı bu yeni ve acımasız dünyada bir adam, sevdiği kadını kurtarmak için uzun bir yola koyulmuştur. Bu adam adaletin savunucusu ve iyilerin tek ümididir. Bu adam 2000 yıllık Hokuto Shinken adlı dünyadaki en tehlikeli dövüş tekniğinin son varisi Kenshiro’dur.

Yukarıda paragrafta anlattıklarım animeler arasında en iyilerinden biri olan Hokuto no Ken, İngilizce adıyla Fist of The North Star’a ait. İncelemeye efsanevi Kenshiro ile giriş yapmak istedim çünkü Souten no Ken’de adından da tahmin edileceği üzere Hokuto no Ken ile bağlantılı bir anime.

Souten no Ken tarih olarak 1930’lu yıllarda geçiyor fakat 1970’li yıllarda, Hokuto no Ken’nin başkahramanı ve 64. varisi olan Kenshiro’nun doğması ile başlıyor. Hokuto Shinken’nin 63. varisi olan Ryuuken’nin dojosunda bir bebek dünyaya gelir ve bebeğin sol kulağının üstünde Hokuto yıldızlarının izi vardır. Ryuuken bundan etkilenerek bebeğe ölen abisinin ve en büyük varislerden biri sayılan, 62. varis olan Kenshiro Kasumi’nin ismini verir. Ardından da bizlere Kenshiro Kasumi’nin hikâyesini anlatmaya başlar.

Souten no Ken adlı animede Kenshiro, Ryuuken’nin himayesi altında doğsa da, orijinali böyle değildir. Hokuto no Ken’nin mangasında Raoh, Toki ve bebek Kenshiro, büyük bir iç savaş yaşanan Azura diyarından gelmektedirler. Bu kısa bilgiyi de belirtmek istedim.

Ryuuken, Souten no Ken’nin girişini yaptıktan sonra esas olaylar başlıyor. Bahsettiğim üzere Kenshiro Kasumi 62. varistir. Şanghay’da yaşayan Kenshiro “Yan-Wang” olarak da (Cehennem tanırısı) bilinmektedir. Hokuto no Ken’nin aksine Souten no Ken’de herkes Hokuto sanatını bilmektedir ve dolayısıyla Kenshiro’yu da tanımaktadır. Anime Kenshiro’nun Şanghay’dan ayrılarak Japonya’ya gitmesi ile başlıyor. Burada tanınmadan yaşamakta ve bir üniversitede profesörlük yapmaktadır. Kısa bir süre sonra liderliğini Kenshiro’nun “peng-yo”su olan (çok yakın arkadaş) Pan Yu-Ling’in yaptığı Quing Bang çetesinden bir arkadaşı Japonya’ya, Kenshiro’nun yanına gelir ve ona Şanghay’daki acı durumu anlatır. Anlattıklarına göre Pan ve Kenshiro’nun sevdiği kız olan Pan’ın kız kardeşi Yu-Ling öldürülmüş, tüm Quing Bang çetesi tasfiye edilmiş ve Şanghay’ın yeraltı hâkimiyeti acımasız Hong Hua Hui’in eline geçmiştir. Bunları duyan Kenshiro şok olur ve tekrar Şanghay’da dönmeye karar verir. Böylelikle Kenshiro öldürülen arkadaşının intikamına ve başta neden Şanghay’ı terk ettiğini “flashback”ler eşliğinde tanıklık ederiz.

Souten no Ken her ne kadar bolca flashbak (geçmiş anılar) ile doldurulmuşsa da senaryo bakımından iyi başlıyor ama sonlara doğru bir hayli zayıf bir hal alıyor. Bunun en büyük nedeni mangasının devam etmesinin yanında animedeki karakterlerin bir hayli zayıf oluşu. Çünkü Kenshiro dışında açıkçası ona kafa tutabilecek, kıran kırana, ölümüne bir dövüş sergileyecek bir rakip maalesef yok. Hatta Kenshiro bile zaman zaman şoparlıklar yapıyor ki hiç yakıştıramadım. Dediğim gibi karakterler zayıf. Mesela Quing Bang’ın lideri Pan başta oldukça karizmatik görünüyor fakat her çıktığında ya Kenshiro’dan medet umuyor ya da ağlıyor. Bunun dışında karizmatik bir giriş yapan, Hokuto Shinken’in alt dalı sayılabilecek Hokuto Sonkaken eğitimi almış Charles de Guise bile bölümler ilerledikçe arka planda kalıyor. Bunun dışında diğer Hokuto üyeleri Ling-Wang ve Zhang Tai-Yan’da Kenshiro ile aynı ligde bile sayılmazlar. Demek istediğim Hokuto no Ken’e bakıyorum, Raoh gibi, Toki gibi, Rei gibi çok baba karakterler var ve oradaki Kenshiro birçok kez ölüm tehlikesi geçirdi ve Souten no Ken’de Kenshiro Kasumi çok rahat. Açıkçası ben daha okkalı elemanlar beklerdim. Veya ben yanılıyorumdur ve Kenshiro Kasumi belki de olağanüstü bir güce sahiptir:)

Atmosfer olarak da Souten no Ken beklentilerimi maalesef pek karşılayamadı. Çünkü Hokuto no Ken’de hemen her bölüm birileri dayak yerdi ve Sounten no Ken sürekli konuşmalarla falan geçiyor. Kenshiro arada iki dayak atıyor ve dövdüğü kişilerde zaten arka plan elemanları. Sonundan bahsetmiyorum bile. Zaten onu manganın devam etmesine bağlıyorum.

Görsel olarak ise seri bir hayli ihtişamlı. Özellikle benim izlediğim DVD versiyonunda kan ve açık sahneler bolca kullanılmış. Ayrıca Kenshiro’nun çizimi, ağzından sigarasını hiç çıkarmayışı, duruşu harika.Özellikle rakiplerine “Omaye wa mo Shinderu” yani sen çoktan öldün deyişi ve mevzusu geçen konu hakkında bir problemin mi var, varsa Yan-Wang’a anlat demesi karizmasına karizma katıyor. Müziklerse daha iyi olabilirdi. Açılış parçası idare eder ama kapanış müzikleri hoşuma gitmedi.

Sonuç olarak Hokuto no Ken ile Souten no Ken arasında dağlar kadar fark var. Mangasını bilmem ama animesi beklediğim gibi çıkmadı. Benim tavsiyem bölüm sayısı biraz çok olsa da önce Hokuto no Ken’i izlemeniz yönünde. Souten no Ken’de izlenebilir bir anime ama ondan çok daha iyi bir sürü anime de mevcut. Ayrıca inşallah günün birinde 62. varis Kenshiro ve 64. varis Kenshiro’nun bir dövüşünü de görmek nasip olur:)

24 Aralık 2009 Perşembe

Bamboo Blade

Yönetmen: Hisashi Saito
Stüdyo: AIC - ASTA
Tür: Komedi, Okul, Spor
Yapım Yılı: 2007
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/8



Bamboo Blade’i klasik spor – komedi içerikli animelerden ayıran tek farkı, basketbol veya futboldan ziyade daha geleneksel bir dövüş sporu olan Kendo’yu konu almasıdır. Konusu ise diğer spor konulu aniemlerle benzerlik göstermektedir. Genç ve ekonomik sıkıntılar içinde yaşan Kojiro adındaki Kendo eğitmeni, günün birinde “senpai” olarak hitap ettiği (üst sınıftan olan ve saygı duyulan) Ishibashi ile bir bahse tutuşur. Bahsin konusu ise kendodur ve her iki öğretmen de beşer kişilik kızlardan oluşan takımları ile birbirleri ile maç yapacaklardır. Kojiro bahsi kabul eder fakat ortada bir sorun vardır çünkü okulunun kendo kulübünde sadece iki kız öğrenci olan Kirono ve Saya vardır. Anime klasik az elemanlı takım teması ile başlar ve bölümler ilerledikçe takım tamamlanır ve beş kişilik kız takımımız bölgesel ve ulusal turnuvalara hazırlanmaya başlar. Tabi bu hazırlanma sürecinde de birbirinden ilginç bir sürü olay yaşanır.

Dediğim gibi Bamboo Blade’in senaryosunda aslında yeni bir şey yok fakat karakterler ve hikâyenin akışı bu açığı kapatmaya başlıyor. Animenin temeli olan komedi unsuru ise tam kıvamında kullanılmış. Ne çok az, nede Ouran High School’daki gibi aşırı abartılı ve insanı bezdirecek şekilde fazla. Az sonra kısaca bahsedeceğim karakterlerin birbirinden farklı kişilikleri de seriye renk katıyor ve ortaya aslında oldukça iyi bir yapım çıkıyor. Serinin tek eksisi olarak ise konu olunan olayların fazla tatmin edici olmamasını söyleyebilirim. Yani demek istediğim bölümler oldukça eğlenceli bir atmosferde geçiyor ve kendo hakkında epey bilgi elde ediyorsunuz ama bir bütün olarak baktığımızda seri çok yüzeysel ilerliyor. Elbette böyle komedi ve spor unsurlu bir seriden fazla detay ve karışıklık beklenmez fakat yinede karakterlerin veya belli bir konunun üzerine durulabilirdi. Demek istediğim seride sürekli yeni olaylar gelişiyor ve gidiyor. Kısacası demek istediğim tek bir konuya odaklanılsa daha iyi olabilirdi.

Kendo takımımızın kızlarını tanıtacak olursam; Kirino Chiba takım kaptanıdır ve ikinci sınıftadır. Sarı saçları ve neşeli kişiliği ile takımını ayakta tutmaya çalışmaktadır. Sayako Kuwahara, namı diğer Saya da ikinci sınıf öğrencisidir ve biraz deli bir tiptir. Kafasına bir şey esti mi günlerce ortadan kaybolabilir. Miyako Miyazaki, namı diğer Miya-Miya sevgilisi Dan-kun’un yanında oldukça hanım bir karaktermiş gibi davransa da Dan-kun ortada olmadığı zamanlar ise asi ve ürkütücü yanını ortaya çıkarmaktadır. Tamaki Kawazoe, namı diğer Tama ise takımın gurur kaynağıdır. Takımın en iyisi olan Tama, dört yaşından beri kendo çalışmaktadır ve kısa boyuna rağmen hocaları bile rahatça yenebilmektedir. Son olarak takıma sonradan eklenen beşinci elemanımız ise Azuma Satori. Azuma kızımız da oldukça ilginçtir çünkü kendoda iyi olmasına rağmen dikkat bozukluğu vardır.

Görsel olarak Bamboo Blade dört dörtlük diyebilirim. Karakter çizimleri güzel ve komedi unsurları çok iyi kullanılmış. Müzikleri ise daha iyi olabilirdi. Açıkçası hem açılış parçası hem de kapanış parçası benim hoşuma gitmedi.

Sonuç olarak Bamboo Blade anime olarak fazla bir yenilik sunmuyor bizlere ama işlenişi ve animelerde pek rastlanmayan kendo sporunu bizlere sunması ile oldukça eğlenceli ve izlenmeye değer bir yapım.

11 Aralık 2009 Cuma

Tokyo Magnitude 8.0

Yönetmen: Masaki Tachibana
Stüdyo: Bones
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2009
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/10



Daha şimdiden söyleyeyim, ne Berserk, ne GunGrave, ne Death Note, nede başka bir anime beni böyle çok derinden etkilememişti. Hem de basit ve günlük hayatımızın parçası olan bir konuyla; depremle…

Giriş paragrafında da bahsettiğim gibi Tokyo Magnitude 8.0’da konu deprem. Altıncı sınıf öğrencisi Mirai ve üçüncü sınıf öğrencisi Yuuki kardeştirler. Yaz tatili geldiğinde küçük Yuuki, Tokyo’ya bağlı yapay Odaiba adasındaki robot sergisine gitmek ister. Hem babası hem de annesi çalışmak zorunda olduğundan Yuuki’yi istemeden de olsa ablası Mirai sergiye götürür. Sergide Yuuki çok eğlense de, Mirai’ın pekiyi vakit geçirdiği söylenemez. Sergi çıkışı Yuuki tuvalete gitmesi gerektiğini söyler ve Mirai’da onu dışarıda bekler. İşte tam o an beklenmedik bir şey olur ve tam 8.0 büyüklüğünde bir deprem meydana gelir. Binaların çökmesini ve yerin çatlamasını korku ile izleyen Mirai, deprem bittikten sonra kardeşi Yuuki’yi aramak için çökmek üzere olan binanın içine girer. Burada daha önce de karşılaştığı ve bir motosikletli kurye olan Mari ile karşılaşır. Mirai ve Mari, Yuuki’yi binadan çıkarır ve beraber takılmaya başlarlar. Çünkü hem Mirai ile Yuuki’nin hem de Mari’nin evi aynı istikamettedir. Tabi evlerine ulaşmaları o kadar kolay değildir. Çünkü doğal olarak metrolar, otobüsler, kısacası hiçbir şey çalışmamaktadır. Hayat bir anda felç olmuştur ve tek gidiş yolu yayan olarak enkazların arasından geçmektir.

Tokyo Magnitude 8.0’ın konusu aslında oldukça basit ama işlenişi mükemmel ve oldukça gerçekçi. Mirai ve Yuuki ebeveynleri için endişe duyarken Mari de daha dört yaşında olan kızı ve annesi için endişelenmektedir. Bir yandan acaba yaşıyorlar mı, iyiler mi psikolojinde evlerine gitmeye çalışırlarken bir yandan da arşçı depremlerle ve yemek, sığınak gibi ihtiyaçlarla baş etmeye çalışırlar. Ortada öyle bir tablo vardır ki, her taraf neredeyse enkaz olmuştur ve ölü sayısı sürekli artmaktadır. Hayatlarında ceset görmemiş iki küçük çocuk eve gitme yolunda onlarca cesetle karşılaşmaktadırlar. Mari ise hem çocukları teselli etmeye çalışırken, bir yandan da kendi çocuğunun akıbetini merak etmektedir. Anlatmak istediğim, bir depremzedenin gözünden olayları izliyorsunuz ve senaryo akışı ile atmosfer öyle mükemmel ki kapılmamak elde değil.

Görsel olarak da anime oldukça kaliteli ve deprem sahneleri bir hayli etkileyici. Elbette ölen insanlar, kan gibi şeyler ekrana fazla yansıtılmıyor ama bahsettiğim gibi kurgu ve atmosfer öyle iyi ki bunlara gerek kalmıyor ve kendinizi gerçekten oradaymış gibi hissediyorsunuz. İnsanların yaralarını sarma ve hayatta kalma çabaları yetiyor da artıyor. Çizimlerde fena sayılmaz. Hele küçük Yuuki’nin yüz ve ağız ifadesine bayıldım diyebilirim. Müzikler de seriye çok iyi oturmuş. Açılış parçası fena sayılmaz ama Melody adındaki kapanış parçası çok güzel.

Özetle Tokyo Magnitude 8.0 şu ana kadar izlediğim en güzel anime ve beni ağlatmayı bile başarabilen tek anime diyebilirim. Hele ki son iki bölümde yaşananlara hüzünlenmemek elde değil, insanın gözleri istemese bile doluyor. Tokyo Magnitude 8.0’ın böyle harikulade bir anime olduğunu bilseydim çok ama çok daha önce izlerdim. 11 bölüm sizlere çok kısa gelebilir ama gerek konusu gerekse karakterlerin yaşadıkları bakımından 11 bölüm yeterli olmuş. Sonuçta kimse dünyayı kurtarmıyor, üstün maceralar, dövüşler yaşanmıyor. Üç depremzedenin Odaiba adasından evlerine gitmeye çalışmalarını ve yaşadıkları dramı büyük bir hayranlık ve içtenlikle izliyoruz. Uzun lafın kısası, her anime severin Tokyo Magnitude 8.0’ı mutlaka izlemesini öneririm. Çünkü bu denli gerçekçi, dram ağırlıklı ve yaşanmış veya yaşanması muhtemel bir olayı anlatan başka bir anime daha yoktur.

08 Aralık 2009 Salı

Speed Grapher

Yönetmen: Kunihisa Sugishima
Stüdyo: Gonzo
Tür: Aksiyon, Dram, Doğaüstü Güçler
Yapım Yılı: 2005
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/9


Speed Grapher’de senaryo Saiga Tatsumi etrafında dönüyor. “Bubble War” adı verilen büyük savaşın üzerinden on yıl geçmiş ve bu savaş ekonomiyi derinden etkilemiştir. Öyle ki, zenginler artık daha da zenginleşmiş ve fakirler iyice dibe vurmuştur. Uzun lafın kısası, başta Tokyo olmak üzere tüm dünya paranın kontrolü altına girmiştir.

Saiga Tatsumi Bubble War’a katılmış eski bir savaş fotoğrafçısıdır. Savaşta çektiği fotoğraflarla ünlenmiş olan Saiga artık normal bir gazete için çalışmaktadır. Günün birinde patronundan gizli bir kulübün varlığını öğrenir. Üstüne üstün bu kulübe zenginler arasında bile sadece seçilmiş kişiler ve ultra zenginler girebilmektedir. Saiga bir şekilde bu kulübe sızmayı başarır ve olan bitenle şoka uğrar. Çünkü bu kulüpte üyelerin her isteği, arzusu hatta fantezisi yerine getirilmektedir. Saiga gizlice kulübü incelemeye devam ederken, tanrıça lakabı takılmış 15 yaşındaki Kagura’yı görür. Saiga, Kagura’dan çok etkilenir ve onun fotoğrafını çeker. Fotoğraf çektiği için foyası ortaya çıkan Saiga kulüp görevlileri tarafından sıkıştırılır. Kulübün sahibi gizemli Choji Suitengu ölüm emrini verecekken tanrıça Kagura, Saiga’yı dudaklarından öper. Kagura’nın Saiga’yı öpmesi ile beraber Saiga bir nevi değişime uğrar ve artık istediği zaman fotoğraf makinesi ile görüş alanındaki her şeyi yok etme gücüne kavuşur. Kendisine neler olduğunu anlayamayan Saiga, Kagura’yı da alarak kaçmaya çalışır ve kaçış yolunda Suitengu ile karşılaşır. Suitengu’ya kendisine ne olduğunu soran Saiga, “en gizli tutkun, arzun gerçeğe dönüştü” cevabını verir.

Speed Grapher’in konusu hem ilginç hem de oldukça ilgi çekici. Yani birisi sizi öpüyor ve karanlıkta yatan en uç arzunuz, hayaliniz gerçek oluyor. Seri boyunca Saiga ve Kagura kendilerinin ne olduğunu keşfetmeye ve mega – şirket Tennozu ve Suitengu’dan kaçmaya çalışıyorlar. Bölümler ilerledikçe sırlar açığa çıkıyor ve aslında tek sıra dışı insanların kendileri olmadıklarının farkına varıyorlar.

Speed Grapher’da atmosfer oldukça kaliteli ve ara sıra düşse de aksiyon hiç eksik olmuyor. Özellikle içerdiği şiddet ve kan bakımından aksiyon sevenleri bir hayli tatmin ediyor. Ayrıca içerdiği cinsel içerikli sahneler dolayısıyla bu animenin +18 olduğunu da belirtmek isterim. Çizimler bakımından da anime bir hayli gerçekçi ve abartıdan uzak, müzikler de kaliteli. Özellikle açılış parçası “Girls on Film” adlı parça çok hoş.

Kısacası Speed Grapher’e başlarken biraz şüphelerim vardı fakat bu şüpheler ilk üç bölüm sonra beğeniye dönüştü. Bilhassa Speed Grapher’den önce izlediğim ve pek beğenmediğim Guin Saga’nın üstüne ilaç gibi geldi. Özetle yetişkinlere hitap eden Speed Grapher’i türünü seviyorsanız izlemenizi öneririm.